May132012

Kaos Teorisi ve Ruhun Ağırlığı

    ‘Hafif bir melodi eşliğinde kanat çırpan bir kelebek gördüm’ dedi hasta. Deri koltuğa uzanmış gözleri kapalıydı. Purosundan bir nefes daha çekti. Dağılan duman sadece zihnindeydi.
    ‘Biraz daha açıklar mısın?’ dedi doktor. Hastasının yanındaydı. Küçük not defterine dolma kalemiyle notlar alıyordu. Odadaki ses bu kalemin kâğıt üzerinde bıraktığı çiziklerin çığlıkları, tütünün çıtırtısı ve plaktan gelen müzikti.
    ‘Rengârenk kanatları vardı. İlk başta huşu vericiydi. Ortam güneşliydi. Işıltılar kelebeğin kanatları arasından zarafetle süzülüyordu. Işınların sıcaklığının ruhuma değdiğini yemin edebilirim. Fakat aynı zamanda da hüzün doluydum. Sanki bu zarafeti görmem büyük bir günahtı.’ Bu konuşmanın içini nasıl ferahlatacağından gittikçe daha çok şüphe duyuyordu. Aklı sanki her güzel şeyi çarpıtan bir tımarhaneydi. Düşünceleri süzgeçten geçerken ruhuna sadece karanlık olanlar damlıyordu.
    ‘Size güzel gözüken bir şeyi görmenin aslında günah olduğunu mu düşünüyorsunuz?’ Bu rüyanın hasta için büyük bir öneme sahip olduğu daha baştan belliydi. Tüm konsantrasyonunu hastasına verdi. Plaktan çalan klasik müzik artık gelmiyordu.
    ‘Sanki çok güzel bir kadına sahip olmak gibi.’ dedi, derin bir iç çekişten sonra devam etti ‘Bütün gücümü çekiyordu. O kadar narin gözüküyordu ki. Nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Sanırım zaten yorumlayamadığım için acı içindeyim. Hiç hüzün içindeki gözyaşlarını düşündünüz mü doktor? Hüzünlüler ama o kadar saflar ki sanki güzel olabilmeleri için hüzün dolu olmalılar. Şimdi bahsettiğim güzel kadının ağladığını düşünün. Hüzünlü bile olsa çok latif gelmez miydi?’
    ‘Mutlu olabilmek için hüzünlü olmanız gerektiğini mi ifade etmeye çalışıyorsunuz?’ Rüya gittikçe ilginçleşiyordu.
    ‘Bilmiyorum. Sadece ruhumun bu ağırlığı taşıyamadığını hatırlıyorum. Sanki kelebek ruhuma konuşuyordu fakat ben bunu anlayamayacak kadar acizdim. Ölmek istediğimi hatırlıyorum. Rüyanızda canınıza kıymayı aklınızdan geçirir miydiniz doktor? Ruhumun benden ayrılması çok hüzünlü. Ama çektiğim bunca şeyden sonra, özellikle de düşüncelerimin kuvvetini kaldıramadığım anlarda, ruhumun özgür kalması da bir o kadar mutluluk verici. Sonu iyi biten bir şeyin hüzünden geçmesi ne kadar da zalimce.’ İyice içi kararmıştı. Sanki rüyasını unutmaktan korkarmışçasına gözünü açmaya cesaret edemiyordu. Gene purosundan yardım aldı.
    ‘Kaos teorisini duymuş muydun? Aynı zamanda kelebek etkiside denir. Dünyanın öbür ucundaki bir kelebeğin kanat çırpışının olmayacak olan bir kasırganın olmasına sebebiyet verebildiğini savunan bir teoridir. Sence bu kelebek ruhuna herhangi bir mesaj vermekte miydi?’ Can alıcı noktaya doğru ilerliyorlardı. Konuşmaya hakim olduğunu hissediyordu.
    ‘İçimde bir kasırga olduğunu gözler önünde. Bütün bunlara bir kelebeğin mi sebep olduğunu söylemeye çalışıyorsunuz?’ İyice sarsılmıştı. Psikolojik yaranın köküne inmekte olduklarının farkındaydı. Tanıdık kriz ve sersemlik hissi yavaş yavaş bedenine hakim oluyordu.
    ‘Bunu senin bana söylemeni tercih ederim.’ Cevap bütün irini akıtabilirdi.
    ‘Bir kere ölmeye çalıştım. Başaramadım. Sanırım ruhum benden rüyalarımda ayrılıyor. İnsan ruhunun 21 gram olduğundan bahsederler. Bütün hayatımız 21 küçük gram içinde saklı. Gerçekten de bir kelebek ne kadar ağır olabilir ki?’ Farklı kavramlar kafasında yapboz parçaları gibi iç içe geçmekteydi.
    ‘Belkide dünya üzerindeki bütün filozofların uzlaştığı tek noktadan vazgeçtin, yaşama içgüdüne karşı geldin. Rüyanda bunun sonucunu yaşıyor olma olasılığın yüksek.’ Not defterine son satırını yazdı.
    ‘Ben ruhumdan rüyalarımda vazgeçtim. Benim ruhum artık başka âlemlerde özgür.’ Gözlerini açtı.
    ‘Bu güne kadar hep önemsiz olduğunu düşünüyordun. Ya da düşüncelerini kaldıramayacak kadar güçsüz. Şimdi ruhun bir kelebek. Üstelik sadece 21 gram ağırlığında. Bir kanat çırpışın ise başka ruhların dehlizlerinde sarsıntılar yaratabilecek kadar güçlü. Bu dünyaya gelen ve giden her ruhun çırpınışları içindeki harmonide yönünü bulan bir sembol.’
    Adam doktora bakıyordu. Kelebek artık hüzünlü bir parçanın son zil seslerinde ufka yönelmişti Gözleri not defterine kaydı.  Son satırı yakaladı. ‘İyileşti.’    

                                                                                                        T.T.

    *Kaos Teorisi, Kelebek Etkisi, Kargaşa Kuramı: 1961 yılında Edward N. Lorenz nümerik bir bilgisayarda olası hava şartlarını modellemekteydi. Bir modellemeyi yaparken decimal .506127 yerine bu sayının kısaltması olarak .506 girer. Sonuç ise tamamen başka bir senaryodur. Aradaki 0.000127’lik bir fark tamamen farklı sonuçlara sebep olmuştur. Bir yerde Lorenz ‘Bir meteorolijist eğer teori doğruysa martının bir kanat çırpışının havanın akışını sonsuza kadar değiştirebileceğini belirtti.’ ifadesini kullanmıştır. Lorenz daha sonraki konuşmalarında ve yazılarında daha şiirsel olan ‘kelebek’i kullanmıştır. Sonuç olarak teori; bir kelebeğin kanat çırpışının -0.000127’lik bir fark diyebiliriz-  dünyanın öbür ucunda olmaması gereken bir kasırganın çıkmasına ya da çıkması gereken bir kasırganın hiç oluşmamasına sebep olabileceğini söyler. Bunun nedeni ise çok ve değişken sayıda parametrenin varlığından dolayı kesin ve net bir şey söylenememesinden kaynaklanır ki bu da kaotik bir düzendir. Teori aynı zamanda uzak doğu kültürüne de aşırı derecede yakınlık göstermektedir. Teorinin ‘Düzen düzensizliği yaratır.’ , ‘Düzensizliğin içinde düzen vardır.’ , ‘Düzen düzensizlikten doğar.’ Gibi temel kavramları bize Ying Yang felsefesini hatırlatmaktadır.
   

    **Ruhun 21 gram olduğu savı 20. Yüzyıl fizikçisi Duncan MacDougall’ın yaptığı deneylerin sonucudur. Gramlık değişimlere hassas yataklardaki 6 insan deneği üzerinde yapılan araştırmada, bu insanlar öldüklerinden saniyeler içindeki değişiminin 21 gram olduğunu belirtir.

yazı 

April12012

Seks ve Ölüm Üzerine Bir Konuşma ve Bir Nevi Ambigram


    ‘Bilmem, umurumda da değil.’ dedi adam basitçe. Havada hafif bir soğukluk vardı. Paltosuna düşen yaprağı üfledi dertsizce. Bir sigara yakmanın zamanı gelmişti.
    ‘Sence kadınla erkek eşit mi?’ diye sordu kadın. Hava gerçekten soğumaya başlamıştı. Oturdukları tahtadan piknik masası da pek yardımcı olmuyordu. Ellerini yumruk yapmışken kollarıyla paltosunun yanına bastırdı. Hafif çapraz olmuştu kolları. Adam bunu feminen bulmuştu niyeyse.
    ‘Bazen. Bazen değil.’ adam ceplerini yokladı. Sigarasını ve metalden çakmağını buldu. Buz gibiydi metal. Soğuk ama ayıltıcı. İlginç diye düşündü bir an. Bu soğuk metalden ateş gibi yakıcı bir şey çıkıyor. Zıtlık bir tanrıça olmalıydı. Aynı kadınlar gibi. Kadın gerçekten de bir çakmağa ne kadar benzeyebilirdi ki? Bunu da kovdu kafasından. Sigarasını yaktı.
    ‘Öyleyse erkek ve kadın birbirine benzerler mi, aynı mıdırlar?’ adamın verdiği cevaplar kadınının tatminsizliğini daha da arttırmıştı. Hep böyleler diye düşündü, lanet olsun.
    ‘Hmm bunu açıklamak zor. Erkek tehlike sever. Kadın ise en tehlikeli varlıktır. Herkes acı çeker, ama erkek acıya dayanıklılığın sembolüdür. Acıdan herkes kaçar, ama acıyı hafifleten kadınlarda vardır, her ne kadar tehlikeli olsada. Erkek gücün sembolüdür, kadın zariflik. Erkekler bu zarifliğe kapılırlar. Kadınlar güce tutkunlardır, bu onları erkeklere çeker. Bir çekim güç demektir, fakat gücü önemli yapan ve doğuran diğer varlıklardır, sonsuz bir döngü anlayacağın. Bu her çağda aynıydı. Bazen hepimiz aynı şeye koşuyoruz.’ diye cevapladı adam. Tatminsiz varlıklar şu kadınlar. Ve de onları anlamadığımızı söylerler. Sigaradan bir nefes çekti.
    ‘Modern çağda ölümü düşünmüyoruz o zaman hepimiz aynı şeye koşuyoruz. Sadece seks ve üreme?’ dedi kadın. Düşünebilenin tek o olduğunu varsayıyor. Fark ediyor ve devam ediyor. Algıları olan, fakat empatiden yoksun varlık.
    ‘Seksi bu kadar küçümseme. Hepimiz farklı şeyler istediğimizi zannediyoruz, hepimiz hayatımıza farklı yollardan devam ediyoruz ama varış noktasını görmesekte hep aynı. ’ Modern dünyanın ortaçağ kalıntıları.  Seks hep ‘overrated’ olmuştu. Herkes kendisini sevecek birini arıyordu, sekste bunun doğal sonucuydu. Doğum ise seksin ‘doğal’ sonucuydu, her ne kadar modern dünyanın artık ‘bariyerleri’ olsada. Doğumu olan herkes ve her şey ise sonunda ölecekti. Bu kadar netti.
    ‘Yani yolun sonu seks ve ölüm. İkisini aynı kefeye koyabilmen gerçekten ilginç.’ Bu iki öğeyi daha önce hiç yan yana düşünmemişti. Çok uzak gelsede birbirine bilinçaltında bağlı kavramlar olması o kadarda uzak bir ihtimal değildi. Aklına seksin ruhtan parça öldürdüğüne inanan uzak doğu inanışları geldi. Sırtında bir ürperti hissetti. Bunun konuşmadan mı yoksa soğuk havadan mı olduğuna karar vermek zordu.
    ‘Seks, doğum ve ölüm. Neden bu kadar düşünüyorsun ki? Sonuçta herkes seksin ve ölümün varlığını biliyor. Seksin kutsal olduğu inanışlar bile var. Sonuçta doğum kutsal sayılmazsa başka ne olabilir ki? Veya doğumun zıttı ölümü kutsal saymamak olur muydu? Herkes en başta üremek ve ölmek için burada değil mi? Duygular ve araçlar değişse bile?’ Duygular ve araçlar, toplumun normlarına göre değişirdi, hatta aynı toplumun zaman içinde dalgalanan ahlak kuralları bunları alt üst ederdi. Adam ayağa kalktı, aklında ikilemlerle. Ölüm ortaçağda ‘toplumsal’ bir olayken seks kapılar arkasındaydı. Şimdi ise ölüm yokmuş gibi davranılıyor, özelliklede bilinçaltımızı tokat gibi vuran gençlik kremi reklamları her gün gözümüzde patlıyordu. Kapitalist dünyada yaşam ve materyaller hâkimdi, ölüm ise yok sayılıyordu. Şimdilerde hastanenin arka kapısından çıkan cesetlerdi , ortada olan şey ise seks idi. Kadının gözlerine baktı. Bakışlar her hangi bir jest yâda cinsellik içermiyordu. Kadınlığın çağlar boyu değişmeyen özellikleri harelerde seçilebiliyordu. Tehlike, güzellik, zarafet ve daha nicesi. Aklında seks yoktu, sadece kalktı ve kadının elini tuttu, lakin bunun bile ikisinin arasındaki cinsel bir elektrik olduğunu kim inkâr edebilirdi?

   
    *Sadece konuşmaları birde tersten okuyun. Yazı üzerinde bir nevi ambigram çalışması yaptım. Tersten ve düzden okumak aynı sonuçlara çıkmasa da.

                                                                                                T.T.

yazı 

March302012

Bardaki Düşünce Jimnastiği

       Adam barda yüksek masalardan birine oturmuş sigarasını içiyordu. Tok sesli solist havada asılı kalan şarkısına devam ediyordu. Hafif bir gitar ve bass ritmi soliste eşlik etmekteydi. Müzik sigara dumanıyla beraber resmen fiziksel bir forma bürünmüş, barın ağır havasında süzülüyordu. Loş ışıklar altında göz kırpıyordu adama. Şimdiden fazla içmişti. Aldırmadı, birasından bir yudum daha aldı. Biranın tadını kaybetmeden sigarasından bir nefes çekti. Havadaki müzikle dans etmesi için dumanı yavaşça havaya bıraktı. Bu dansı mükemmel bir gösteriye çeviren şey ise az ilerde duran neon reklamdı. İşte bunu seviyordu. Dumanın ağır hareketlerini arkadan can veren kırmızı neon lambalar. Bu nahoşluk ve loşluk içinde kaybolmaya istekliydi. Yalnızlık dayanılmazdı, bunu reddetmek daha bir dayanılmaz kılıyordu. En önemlisi de düşüncelerindeki yalnızlıktı. Düşüncelerin ağırlığını tatmayan bir varlığa açıklama yapmayacağına tekrar söz verdi kendine. Belki kaçıncı kez. Onlar öyle mutluydular, kendi mutsuzluğunu başkalarına aşılamaya gerek yoktu. Uzaklık ve yakınlık kavramları artık bir potada eriyordu, o bizzat kendi yarattığı öz düşüncelerini ve hayallerini kovalarken onlar ise kendinden kaçıyordu. Kendi içinde sonsuzluğu bulmuş, mutlu olmamıştı. Soruların cevapları yoktu, sadece daha fazla soru doğuruyorlardı. Canları cehenneme. Bir yudum daha aldı biradan, saat geç olmuştu. Belkide tek cevap, cevap aramayı vazgeçmekti. Hangimiz kendine tam bir objektiflik ile bakabilirdi ki? Aradığı tek şey tam bir soyutluktu, aynı duman gibi, transparan olmak istiyordu. İçinden toplum normları, kültürler ve kavramları akarken süzgeç olmak istiyordu. Keşke dünya dışı bir yerde yalnız doğsaydı, kültürsüz ve soyutlanmış bir halde. Bütün insanlık tarihine ve insan psikolojisine mutlak bir objektiflikle bakabilmeyi isterdi. Bunu yapabilen bir tek tanrı vardır herhalde diye düşündü. Kendi kendine güldü, gülüşü ise öksürükle kesildi. Lanet olası sigara. Tanrı? Tanrı vardı elbet, öyle yâda böyle bir güç ordaydı işte. Dinler? Tüm insanlık tarihinde dinsiz tek toplum görülmemişti. Din, imanın bir türüyse, herkes mutlaka bir şeye iman etmişti. Tarihte din olmasaydı iyi insan standardı topluma nasıl yerleşebilecekti merak etti. İnsanoğlu değdiği en temiz şeyi bile kirletiyordu. ‘Düşmanını sev’ diyen ahlak kanunları için çıkan yüzyıllık savaşlar. Ayrıca dinler eşitlik ve özgürlükten bahsediyordu. Gene çarpık gülümsemeyi yüzünde hissetti. Din hakkında karar vermesine çok vardı. Bıraksın Nietzsche ve Tolstoy beyninin içinde kavga etmeye devam etmeye devam etsinler. Bu gece bu kadar yeter hayali arkadaşlar! Birasını bir dikişte bitirdi. Kalkma vakti gelmişti.
       Evine vardı, hafif baş dönmesinden garip bir zevk duyuyordu. Kapıyı açtı, içeri girdi, deri montunu askıya astıktan sonra doğruca salona, favori köşesine geçti. Yeşil abajurunu yaktı, o tanıdık ‘çıt’ sesi evde olduğunun habercisiydi. Bir an sadece gecenin karanlığında süzülen tozları izledi. Bardaki dumana benziyorlardı. Hemen yanındaki kitaplığa yürüdü, siyah deriyle kaplı karalama defterini ve kalemini eline aldı. Bu gece yüzüne vuran beyaz ışığın gecesi değildi, bu gece mürekkebin kokusunda hissederek yazmalıydı. Çoktandır vücudunun şekline uyum sağlamış koltuğuna gömüldü, sanki loşluk ona kucak açmaktaydı. Eşitlik ve özgürlük. Yalnızlığı aşkın kimyasını yazmasına izin vermiyordu, kafası insan üretimi olan kavramlara çalışmaktaydı. Eşitlik ve özgürlük… İnsanlar eşit miydi? Din ve doğanın çatışması. Kendi düşünce terazisine koydu isimleri, teker teker. Kimisi diğerine ağır basıyordu. Kendi düşüncelerinde bile insanlara eşit sevgi ve saygı dağıtamıyordu. Özgürlük ise apayrı bir konuydu. Tanrıyı oynamak özgürlüğün tam tanımıydı. Eşitlik özgürlüğü kısıtlamaktaydı. Birbiriyle çatışma halinde olan iki anlamın bunca yıllık bir süreçte birbirine yapıştırılmış olması ne büyük bir ironi! Kendi içindeki kaosu oluşturan tufanlar. Düşündükçe baş dönmesi şiddetlendi. Vazgeçti. Defteri yanındaki sehpaya bıraktı, gözlerini kapadı. Henüz herhangi bir şeye karar veremeyecek kadar yorgundu. Oturduğu yerden son bir hamleyle kalktı yatak odasına yöneldi. Gene o tuhaf fakat tanıdık his geri gelmişti. O kadar yorgundu ki yatağa yatmak istemiyordu. Takati olsa bunada gülümserdi. Başka insanlarında hiç böyle hissettiği oluyor muydu? O kadar yorgundu ki dinlenmek istemiyordu. Yorgunluk anında asılı kalmak, dinlenmeye başlamanın vereceği ızdıraptan daha iyiydi. Kendini pek cesur hissetmesede yatağa girdi. Yorganını üstüne çekti, ağrılarının ve acıların, en önemliside sarhoş beyninin yarattığı sanrıların üstüne gelmesini beklemeye başladı.

                                                                                                        T.T.

yazı 

12PM

meeeert asked: Severek okuyoruz cinsinden şeyler yazmayacağım. Ama seviyorum buralarda takılmayı. Aslında neden gizemli takıldığını merak etmiyor değilim. Fakat afişe etmeye de ne gerek var? Haklısın bu sebepten. Ben de öyküler yazarım , fakat sadece sevdiklerime okuturum. Kitap çıkarsam bir gün , yazar kısmı boş olur. Neden bilmiyorum. Ama ne gerek var ki isim yapmaya? Ne gerek var şöhrete popülariteye? Her neyse. İyisin sen!

     Öncelikle yorumun için teşekkür ederim. Tam bir nokta atışı yapmışsın, ’ Ne gerek var şöhrete popülariteye? ’ Çok doğru. Amacım ise gizemli takılmaktan çok daha farklı. Belki blog’un genel çerçevesi bu yönde ama bu kesinlikle şahsımın gizemli gözükmesinden çok, bu sayfaya en baştan beri mistik bir buluta saklamak istemem. Hayali dünyamda gerçekten böyle bir bulutla örülü. Bir keresinde bir arkadaşım ‘Kolay kazanılan bilgiler çabuk unutulur.’ demişti bana. Arayan, okuma nezakatini gösteren bir kimse bu bulutun içinden kendisinden parçaları çekip çıkarır diye düşünüyorum.

     Bende senin gibiydim, yazdıklarımı sadece bana çok yakın insanlara okuturdum. Ama bir yerden sonra farkına vardım ki bana çok yakın olan bu insanlar aslında bu yakınlıktan dolayı ‘objektif’ eleştiriler ve yorumlar getirememekteydi. İşte bu blog’un asıl amacı bu. Burada takipçilerim arasında beni tanıyanların sayısı çok az, çoğunlukla hayatta bir kere bile görmediğim insanlar. (Belkide hala kendimi biraz saklamamın nedeni?) Sizden gelen bu yorumları ve eleştirileri almak gerçekten hoşuma gidiyor. En sert eleştirilere bile açığım yeterki bana, yazıma birşeyler katsın. Okuyan, uğramış olan herkes, eğer bi yorum yapmaya vakti varsa lütfen çekinmesin. Seninde mektubun sayesinde bunları burdan açıklamak istedim, umarım mazur görürsün. Yorumun için ise tekrar teşekkürler.

March292012

Mutfağımdaki Cesetler

    Brautigan’ı severim. Onun kitaplarında ‘onlar bizden daha farklı görüyorlar’ geyiğini bizzat tecrübe etme şansına vardım. Bana, bir yazarın aslında dünyayı nasıl farklı gördüğünü kısa, bazen komik, bazen de –özellikle de- sonu olmayan şekillerde gösterdiği için minnettarım. Bu sonu olmayan bir sayfalık hikâyeler bilinçaltınıza ‘çoğu şeyin anlamsız ve sonuçsuz’ olduğu belirtilerini gönderiyor. Gülümseten, trajikomik gerçekler. ‘Bir tek ben mi farklı görüyorum olanları?’ psikolojisinden kurtulmak için bazen sadece bizden önce birilerinin de düşünmüş olabileceğini görmek gerçekten hoş bir duygu. Alternatif kültürüde sevdim. Bence her yazan kişide bir alternatif bakış mevcut.
    Geçenlerde burada rastladım: ‘Yazmak mutsuzluktur, mutlu insan yazmaz.’ Gerçekten güçlü ve yerinde bir cümle. Ama hala yetersiz. Kendi yorumumla cümleyi tekrar ele alırsam: ‘Yazan kişi düşünendir. Düşünmek ise bizi çoğu zaman sürüden koparır.’ İşte biz bu alternatif bakışların ağırlığını hissedip yazıyoruz sanırım. Birde buna hayata bakışımızı netleştireceğimiz yaşlar eklenince tam bir kırılma noktasındayız anlayacağınız. Düşünmek zordur ve acı verir, şu ana kadar kimsenin ‘derin’ düşünürken mutlu olduğunu görmedim. Belki düşüncelerini toplayıp yılların tecrübesiyle bir sonuca ulaştığında artık hayatını ‘tamamlamış’ hissediyor olabilir fakat henüz bunu daha yaşamadım. Ama düşünürken acı içindeyiz, düşündükçe ise sürüden ayrılıp ‘düşünce yalnızlığı’ dediğim şeye sürükleniyoruz. Bugün şu anda ‘mutsuz’ bir yazı yerine Brautigan gibi yazmaya çalışacağım. Onun bence ‘mutlu’ veya ‘mutsuz’ bir türü yok, o sadece Brautigan. Saygıyla anıyorum ve yazıma geçiyorum.

-Mutfağımdaki Cesetler

    Gündüz vakti, kahvaltımı ettim ve acı kahvemi içtim. Kahvenin acılığı kahvaltıdaki herhangi bir şeyle uyuşmuyordu fakat kahveye olan saygımdan böyle devam ettim. Yine yorucu bir gün arifesinde olmamın getirdiği o baskıcı kahvaltılardan biri. Yalnız yaşıyorum, o yüzden normalde kahvaltı ederken müzik dinlerim. Fakat bugün kahvaltıda müzik dinlemediğimi fark etmek için bile bu yazıyı yazmam gerekti. Baskıcı hava yoğundu.
    Masayı topladım, bulaşıkları sonraya bırakmak istemiyorum, kollarımı sıyırdım ve işe koyuldum. Her zamanki bulaşık arkadaşım süngere saygımı gösterdim ve üzerine biraz bulaşık deterjanı damlattım. Bu bizim bulaşık öncesi ritüelimiz. Bulaşık yıkarken engin bir sakinlikteyim, aynı yolda bir yere giderken ki gibi. Başını veya sonunu düşünmüyorum sadece o andayım ve zihin adamdayım. Neden sonra fark ettim ki benim bu sarı arkadaşım aslında yaşamıyordu. Ben ise fantezilerimde onu kendime arkadaş yapmıştım, realitede ise onun cesediyle tabakları temizliyordum. İnsanoğlunun her şeye yaklaşımı farklı ve fiziksel görünüşler zannettiğimizden yâda savaştığımızdan daha güçlüler. 21. yy hayvan hakları savunucuları bunu nasıl es geçmişler bilmiyorum. Sadece kaşı ve gözü olmadığı ve sevdiğimiz zaman bize sempati göstermeyecek olduğundan mı? Ağaçlarında kaşı gözü yok biliyorsunuzdur, fakat bu onları koruyanlar için bir engel değil. Benim arkadaşım ise siyah giyen dalgıçlar tarafından kesilip morga –mutfağıma- servis ediliyorlardı. İlginç. Bu düşünceler kafamda dolanıp dururken bulaşığı bitirdim. Sarı benizli arkadaşımın cesedine saygı gösterdim, suyla temizledim ve ilk başta karar veremesemde, onu ait olduğu yere, musluğumun yanına bıraktım. Bugün ise o hala orda duruyor.
    İşte sonu belirsiz biten, düşüncemin nereye vardığı belli olmadığı bir bitiş. Brautigan ampuller üzerine yazıyordu, ‘Sahiden de kim en son ampul taktığı zamanı hatırlar ki?’ diye soruyordu bana, bende süngerler üzerine yazıyorum ve ‘Sahiden de kim en son sünger aldığı zamanı hatırlar ki?’ diyerek yazımı bitiriyorum.
                                                                                                        T.T.

yazı 

March282012

Makyaj

          Mahzenin ortasında durmuş kadına bakıyordu. Modern çağın Venüs’ü. Soğuk, eski ve gri tuğlalardan örülü mahzenin ortasında yükselen kutsallık. Tanrılara ikramlık şaraplarla dolu ‘Château’da bir tanrıça. Onu sokaktan bulmuştu, vizitesini ödemiş ve buraya getirip bir ilaha çevirmişti. Viziteli ilah. Kendi çirkin hayalleri ışıklı bir lunaparktı. Gülümsedi. Solunda duran ahşap sehpaya doğru iki adım attı. Kristal bardağı hafifçe sol eliyle kavrayıp, ortada, tahtadan yükseltinin üzerinde duran heykelimsi kadına yaklaştı yeniden. Orada hareketsiz ve çırılçıplak bir şekilde ona gösterdiği pozda kalmak için kendini zorluyordu. Sağ eli hafifçe bir kıvrımla bütün kadınsı hatlarını ortaya çıkarıyordu. Gümüş kolu adamı yakarak yukarıdaki mumlu avizeye doğru yükseliyordu. Sol eli ise aşağıda hafifçe geride kalmış, yana dönük vaziyette duruyordu. Bir topuğu hafifçe yürüyormuşçasına kalkıktı, bütün bedenin ağırlığı ise artık uyuşmuş diğer bacağındaydı. Adam en tepedeki elinden başlayarak kadını boydan boya süzdü. İçindeki şarap ateşi kadının dişiliğiyle adeta kavruluyordu. Ah o ayaklar! Hafifçe kadının önünde eğildi, ayaklarının dibine biraz şarap serpti. Yeniden ayağa kalktığında artık kadının nefesini yüzünde hissedebiliyordu. O hafif nefes meltemi arasında şarabından bir yudum daha aldı. Elinde şarabı kadının çevresinde yürüdü ve başladığı yere döndü. Eserinin tamamlanmasına çok az kalmıştı. Şarabın ferahlığıyla artık uyuşmuş zeki beyni, hastalıklı ruhuyla aynı melodiyi çalıyordu artık. Plaktan yükselen Bach’ın D minörü evrenin en derin şeytanlarını çağırıyordu. Bir orgazm yaşıyordu, seyri ve dinletisi büyülü bir esans oluştururken şarap ise aroma damlatıyordu. Mum ışıklarıyla titreyen mahzende Toccata gümbürtüleri cennetle cehennemi bir araya getiriyordu. Tanrıçasının dehşetengiz ilahlığı karşısında dişlerini sıktı. Hastalıklı bir titremeyi sağ elini başında gezdirip nefes vererek bitirdi. Nevrotik bir kendinden geçme. Mutluluğun çılgınlığa ulaştığı, melodinin en saldırgan ataklarının gökleri titrettiği mutlak sonsuzluk saniyesi. Başyapıtına noktayı koymak için ruju eline aldı. Gayretli birkaç saat içinde kadının bütün vücuduna makyaj yapmıştı. Artık zirvedeydi. Venüs’ün dudakları. Radyasyon yanıkları kaplı yüzü, akıtılan kanlar ve doğuran bir karın. Hastalıklı bir ruh deneyinde eğleniyordu. Makyajın uzay ve zamanı büken, beynini uyaran büyüsü hoşuna gidiyordu. Canlı bir heykel, göğü yere bağlayan bir tanrıça ve evren geçişleri arasında kaybolmuş bir ruh karanlığı. Bütün yolları çizen ise makyajdı ve kapıyı açmaya ramak kalmıştı. Karanlık ruhu müzikle dalganırken son rötuşunuda yaptı. Kor dudaklara şarap kırmızısı bir ruj. Eseri tamamdı. Müzik en yüksek yerden patladı. Mumlar eridi, evren çözüldü, ruhun ateşi başladı. Kül olmaya hazırdı artık. Ölümü kucakladı, ölümü öptü, ölümle sevişti ama hepsi buydu. Ölüm kolaydı. Önemli olan makyajdı. Yara makyajı yapmak çetrefilli bir işti. Ölüm ise kolaydı. *Yüzükoyun yatmak ölümdü, yara ise makyajdı.

                                                                                                           T.T.

*Bunu yazmamın ilham kaynağı aslında hikâyeden oldukça farklı. 1960’larda Londra’da ‘Yaralılar Birliği’ adında bir oluşum vardı, esin kaynakları ise büyük ihtimal nükleer silahsızlanmaydı. Makyajla yara simülasyonları yapan bu grup Kızılhaç’ın gösterilerine katılıyordu. Üye alımı için dağıtılan broşürde slogan ise şöyleydi: ‘Ölüm, sadece bir yüzükoyun yatma meselesidir.’ Bende günümüzün popüler korku öğeleri olan ‘palyaço’lardan tutunda tiyatroda ve sinemada son noktaya varmış bu işlemi kasvetli ve çok farklı bir ortamda sunmaya çalıştım. (T.T)

yazı 

March102012

Fal ve Gelecek Hakkında Düşünce Damlaları

  • Kimi geleceğini falda arar, kimi kaderde, kimisi ise kuyruklu yıldıza bağlanan dilekte, kimininki bazen bir damla gözyaşıyla değişir, bazen de bir gülücükle, değişmeyen tek şey ise hepimizin geleceği ve bu gelecekte saklanan ümitler ile umutları aradığıdır.
  • Düşünüyorumda gerçektende geleceğimizi ve ölümümüzü bilmemekle kutsanmışız. Kim sonunu bildiği bir kitabı okumak isterki?
  • Bir yerde okumuştum fakat nerde ve kimin yazısıydı hatırlayamıyorum. Diyorduki “İnsanlar aslında falı sevmez. Onlar sadece başkalarının kendi hayatları hakkındaki yorumlarını dinlemeyi severler.” Özelliklede bu kişi size bir yabancıysa. Bazen en içten sorunlarımızı bile hiç tanımadığımız kişilere açmıyor muyuz? Psikologlara derdimizi nasıl anlatıyoruz?
  • Bütün bu düşünceler nerden mi geldi? Bugün fal baktırdım. Hemde gayet tatlı, büyük ihtimallede yaşıtım bir bayana. O küçücük birkaç dakika içinde bolca gülüştük. Hatta benden sonra giren arkadaşım bu tatlı bayanın hala gülmekte olduğunu söyledi. Ve hayır bu yorum düşündüğünüz tarafa ilerlemiyor. Evet o bayan bence tatlıydı ama belirtmek istediğim nokta bu değil. Ben gerçekten hayattaki küçük şeylerden büyük tatlar alabilen bir insan olduğuma inanıyorum. O birkaç dakika içinde tek paylaştığımız isimlerimiz, o kasıntısız gülücükler ve onun ‘hayatım hakkındaki yorumları’ idi. Fakat ben onun yanından gayet mutlu ayrıldım. Umarım o da o birkaç dakikadan zevk almıştır. Gerçektende hayatınızda bir kez bile düşünmediniz mi hayatlarımıza giren sayısız insanlar görüyoruz, bunlardan bazıları ise hiç tanımadığımız komşularımız, bazıları sınıf arkadaşlarımız hatta her zaman gittiğimiz bir kafedeki bize servis yapan garsonlar. Onları genelde sadece sima olarak tanıyoruzdur. Ama bunların kaçıyla bırakın bir içten gülümsemeyi, göz göze geldiğimiz anda bile bir ‘merhaba’, ‘iyi akşamlar’ veya ‘teşekkür ederim’i esirgiyoruz. Bugün aşırı sosyal olan dünyada bazen iki kelimeyi değiş tokuş yapmak çok korkutucu geliyor. Evet belki ne o bayan beni ne de ben onu bir daha görmeyeceğim fakat artık o bu yazıda hep kalacak. Ve ne var biliyor musunuz, kafeden çıkarken gene karşılaştık ve birbirimize içten gülümsedik.
  • Üstteki yorumu okumak çok klasik olabilir fakat ciddi anlamda tecrübe edip yaşayınca durum çok farklı. Özellikle küçük şeylere dikkat eden bir kişiyseniz.
  • Türk milleti samimidir, sıcak kanlıdır, misafirperverdir, bunların hepsi doğru. Ama bence bizi tipik Akdeniz ülkelerinden ayıran çok net bir özelliğimiz (eksiğimiz) var. Pek eğlenmeyi bilmiyor veya hayat koşuşturmacası içinde küçük esprileri, gülen suratları unutuyoruz. Bunun için yapılabilecek pek fazla şeyde yok sanırım, bunun iki günde çözebileceğimiz bir sorun olduğunu zannetmiyorum. Biraz da hayat standartı ile alakası var gibi gözüküyor. Dediğim gibi koşuşturma esnasında unutulan bazı sıcaklıklar var, belki biraz daha rahat yaşayabilsek gerçekten biraz daha mutlu olabiliriz.
  • Fala inanma, falsızda kalma.
  • Bugün ayrıcada çok samimi bir arkadaşımla çok kaliteli bir gün geçirdik. Bu beni bir şeye daha düşünmeye itti. Tamam hepimiz neredeyse hergün gülüyoruz ve bir şekilde eğleniyoruz fakat bunlardan gerçekten kaçı ‘kaliteli’ madalyasını hakediyor? Tipik bir ‘hayatın film olsa gider izler miydin?’ travmasının bir değişik versiyonu.
  • Düşüncelerime gerçekten bir kaos hakim şu anda. Buraya yazmaya başlamadan önceki halim ile şimdiki halim arasında dünya kadar fark var. Yazı yazmak, ki bu yazının illaki bir düşünce yazısı olması gerekmiyor, zamanla beni daha fazla düşünmeye itti. Ve bu çok içten bir yargıki, ben yazı yazdıkça daha da cesurlaştığımı hissediyorum. Önceden birçok şeyi düşünüyordum fakat bazen bir nebze utanç olsun bazende kendime saklamak istediğimden yazılarımı sadece çok yakın çevreme gösteriridim.Şimdi ise düşündüklerimi yazıyorum, tek düşünmediğim şey ise yazdıklarımın başkalarına komik gelmesi veya bundan utanç duymam. Bu bloguda tek bir amaç ile açtım, hiç tanımadığım insanların yazdıklarım hakkındaki reel yorumlarını duymak.
  • Darwin’in düşünce yolunu çok sevdim, fakat bende vurulacak çok taş var.
  • Şehrin ışıklarının sudaki dansını izlerken Radiohead şiir gibi gelir.
  • Trenin sallantısı düşünce raflarınızın tozlarını silkeler. Yeterki öksürmeye hazırlıklı olun.
  • Eğer içinizde merak eden varsa söyleyeyim, falımda gayet iyi çıktı.

                                                                                      T.T.

yazı 

March52012
“Breuer, Freud, Jung Taksim’de dolaşsalardı büyük ihtimal Brautigan, Kerouac, Ginsberg’de Kadıköy’de takılıyor olurlardı.”
March42012

Zamansız Düşünce Damlaları

Tiyatrocular,
Dionysos uşakları,
Aşk ve şehvetle dışarı çıktılar,
El ele,
Birinci perde,
Hayat bu.

Tiyatrocular,
Dionysos uşakları,
Aşk ve şehvetle dışarı çıktılar,
Araba farları,
İkinci perde,
Ölüm.
————————————————-
Yalnızlık,
Yıldızsız gecede,
Karşılıksız ve zamansız,
Müziğin tok tınısında,
Sevgiyi ararken,
Alkolden gemide,
Baloncuklar,
Ruhunda patlarken,
Düşün onu,
Gençken,
Ejder,
Genç öldür beni,
Güç ve bir rüya,
En parlak yıldız,
Anka kuşu,
Öldür beni,
Yeniden doğmak için,
Öldür.
————————————————-
Müzik ve sandık,
Sıkıntıların demirli çeyizi,
Tiyatro ve sinema,
Gurur ve geçmiş,
Hep beraber ve bir arada,
Kaderin kusursuz yalanı,
Ölümün kaçınılmazlığı,
Cesurken öl ve zamanında,
Tehlike ile seviş,
Tanrılar ağlarken,
Kaçma.

————————————————
Semboller belirirken kafanda,
Geç kalma,
Şamanın büyüsüne,
Güllerle örtülü yatağından çıkar güneş,
Çölün yakarıcı sıcağında,
Akrep ve yılan,
Zehirle dolu aşk,
Büyü ister,
Acı ve boşlukta kurtuluş,
Arınma ve yakarış,
Tanrı ister dua,
Eşitsizlik dünyasında.
————————————————-
Tanrı gelir demir raylarda,
Şeytanın gazabı kara kömürde,
Şamanı ara beyaz dumanda,
Kurtuluş terle ıslanırken,
Kan öder doğaya viziteyi,
Dünün sevabı bugünün günahı,
Kral ise ölü gömücü,
Karma ise yol,
Aşkım ve arkadaşım,
Batı ve doğu bir,
Doğum ve ölüm,
Sanat ve aşk,
Hayat ve ölüm.
————————————————-
Büyücünün kehanetleri,
Son bulurken zulmün kızıl ateşinde,
Yanarken fikir,
Misk kokusu,
Ruhun,
Gramla ölçülen değeri,
Şans tanrısına ağıt,
Ya tutarsa?
Anlamsızlar tanrı,
Son bu,
Melekler ve kanatları,
Kanatlı düşünceler,
Savrulurken kaosun rüzgârında,
Mürekkep yağar,
Soyuta çağrı,
Şiir ve tunç mızrakla,
Vahşet ise tapınmak,
Ölümün doğumu ise kanla,
Tarih ağlar opera binasında,
İlizyonlar,
Diz kapakları aşınır,
Toteme ağlanır şarkılar.
                                                                                                          T.T.

yazı 

10AM

Don’t you need?

← Older entries Page 1 of 3